Maxi Ultra Race 2018

Maxi Ultra Race 2018
Yazan: Burak Kılıç (https://kosuju.wordpress.com)

Editörün notu:

Maxi Ultra Race’in raporunu yıllardır uzun mesafe koşan tecrübeli bir kaleme teslim etmek istedik. Burak bu zorlu parkurda koşarken belki süper sakindi fakat biz heyecandan öldük bittik, nefesimizi tuttarak takip ettik! Bu yıl koştuğu diğer yarışlardaki gibi Maxi’de de çok  şahane koştu, acayip gurur duyduk! O kadar Fransız katılımcı arasında aradan fırlayıp sanki Türk bayrağımızı göndere çekti!

Burak’ın hem tecrübesi, hem detaycılığı ile birlikte ortaya uzun fakat bir solukta okunan keyifli bir yarış raporu çıktı.

Burak, 2012 yılından beri değerli tecrübelerini kendi bloguna da fırsat buldukça taşıyor. Önce bu raporu okuyun, sonra da başa dönüp diğer yarış raporlarına da  buradan göz atın.

Teşekkürler Burak, hem ayaklarına, hem kalemine sağlık… Maxi bitti, şimdi sırada ne var? 😉 Merakla izlemeye devam ediyoruz…

Şimdi söz Burak’ta..

Senede 1 rapor yazma geleneğini sürdürüyor ve Maxi Ultra’yla devam ediyorum.
(Bonus: ilk kez bir video da bir araya getirdim.)

Nereden çıktı?

“UTMB kurası çıkmadı.”
“Bize de çıkmadı. Biz onun yerine Maxi’ye gidiyoruz, Bahadır Hocalar da geliyor hatta. Gelsene?”

Herşey böyle başladı, Ersavaş’la diyaloğumuzdan sonra. Farklı yarış kategorilerinden, kayıtların henüz kapanmadığı Ultra yarışa (116km, 7360M+) kaydımı yaptım. Başvurduğum CCC’ye (ve hatta TDS’ye (121km, 7300m+) yakın bir seçim oldu. Kaydımı fransızca arayüzden tercüme ile bir şekilde yaptıktan sonra, bilgisayardan yavaşça geriye çekilip, huzurla ‘tamam, geriye sadece koşması kaldı’ dedim. Sonra tabi kendime geldim.

Neydi ki bu yarış?

Bu yarış ciddi miktarda tırmanış/iniş içeren, 6 ITRA puanı veren, belli ki zor bir yarıştı. Geçtiğimiz sene ultra dünyasının jön koşucusu Francois D’Haene 12 saat 55 dakikada parkuru tamamlayıp, rekoru göndere çekmişti. Yarışı bitirebilen 500’e yakın sporcunun genelinde bitirme süresi 19-28 saat arası gibi farklı zamanlarda gerçekleşmişti. 30 saat zaman sınırıydı.

Yarış Mayıs sonunda gerçekleşecekti. Önümde hazırlık için 4 ay vardı. Ultra’ya benimle beraber Bahadır Hoca, Sinem, Sezgin Hoca, Cem Hoca ve Team Runbo’dan Savaş katılacaktı. 6’ımız aynı kaderi paylaşacaktık. Nesrin Hoca diğer prestijli yarış Maxi-race’te (85K, 5400M+) yer alacak, Başak ve Fatma aynı yarışı takım olarak ‘relay’ koşacaklardı. Diğer Runbo’lar Bike ve Ersavaş maraton yarışına (42K, 2650M+), Murat ise kısa yarışa (15K, 900M+) katılıyordu. Toplamda 12 kişi olmuştuk, maça hazırdık. (Kayıt olup da gelemeyenler! Lütfen bir kere gidin buraya.)

Nasıl hazırlandım?

Hazırlık? Nasıl bir hazırlık olabilirdi? Nasıl bir hazırlık içine girebilirdim?

İtiraf ediyorum, hiç öyle bir excel tablosu açıp, sütunlara koşacağım mesafeleri girmedim. Koşabildiğim kadar koşup, tırmanabildiğim kadar tırmandım. Metroda yürüyen merdivenleri kullanmayı kesip, haftaiçi koşularımda sahile heryerden inip çıktım. Haftasonları sevgili Alper ve Elena ile Belgrad’da Columbia koşularında keyifle koşup, mümkünse takip eden gün veya saatler tekrar koştum. Rakamsal konuşursam, haftada ortalama 30-50km arası mesafe koşmuşum. Hedefte bisiklet de vardı, ama o gerçekleşmedi. Ve tabi, yarışın arefesinde Çılgın İşsevenler ve Maxi Türkiye ekibi ile inanılmaz keyifli ve zorlayıcı bir Çekmeköy antrenmanı ile hazırlığımı taçlandırdım.

Arada iki güzel yarışa da katıldım.

İlki Alanya Ultra. Oldukça teknik, bol taşlı, en kıyağından bir 66K’lık bir yarış. Dik tırmanışların yanısıra, incecik patikalardan geçirip, yükseklere, soğuklara çıkartıp, en nihayetinde deniz seviyesine, plaja indiren ve finalde kale ve arkeoloji müzesinin içinden geçiren muhteşem bir parkurdu. Bu yarışta özellikle büyük taşlı inişlerde zorlandığımı gördüm.

İkincisi de İznik Ultra. Maxi’ye tarihsel yakınlığı sebebiyle, İznik’te aşırı hırpalanmamak adına 90K parkurunu seçtim. Güzel bir süre ile tamamlarken, beni en çok mutlu eden tırmanışlardaki performansım oldu. Düz yolda tempomu 10-15 saniye arttırmak yerine, sakin kalıp, yokuşlarda direnç uygulayıp, tempoyu arttırmak hem daha keyifli, hem de zaman açısından daha ekonomik oldu.

(Alanya’da puslu ormanın derinlikleri / İznik’te geleneseksel soğuk dere geçisi)

Malzemeler hazır mıydı?

Değildi. Alanya yarışından sonra uzun süredir kullandığım Saucony Xodus’ları rafa kaldırmaya karar vermiştim. Çok korunaklılar ve müthiş iyi bir vibram tabanı var, ama ağırdı. Şüphesiz bir tanktı, ama darbelere karşı savunma yerine darbeleri es geçme stratejisine yönelmek istiyordum. Bunun için hafif ve kıvrak bir ayakkabı gerekliydi.

Evdeki ayakkabı mezarlığımdan, eski Saucony Peregrine’leri indirdim. Serinin 5. Modeli. Altı oldukça ‘dişli’, üstü ise yok denecek kadar hafif ve geçirgen. İznik’te testi başarıyla geçti. Fakat sonrasında farkettim ki ayakkabı, muhtemelen parmakucu tırmanmaktan, birkaç yerden parçalanmıştı. Klasik üstteki olağan yırtıklara ilave olarak tabanla üstün birleştiği yerler ciddi biçimde ayrılmıştı. Aynı ayakkabıyı bulmak olanaksızdı. Başka bir marka/model ayakkabıyı da alıp, deneme riskini almak istemedim. Onun için soluğu ayakkabı tamircilerinde aldım:

‘Dikemeyiz. İçten yapıştırma olur. Ama o da çok sağlıklı olmaz, anlatabiliyor muyum?’
‘Olsun, şansımı denemek istiyorum, yapıştırılsın.’

Ayakkabıyı tamirden teslim alıp, yarışa 1 hafta kala test de ettim, sorun yoktu.

Annecy

Ağn-si diye okunuyor. Anesi de elbette mümkün, ama anlamıyorlar. Cenevre’ye uçuşumuzu takiben, Annecy’ye otobüsle 1.5 saatte ulaşıyoruz. İlk dikkatimi çeken peyzaj mimarisi. Sokaklar, kaldırımlarda müthiş peyzaj düzenlemesi var. Yalnızca ağaçları korumakla kalmamışlar, farklı bitki ve topraklardan çok keyifli kolajlar yapmışlar, adeta ormanı şehre taşımışlar. Bitki sevgisi heryerde. Her sokakta bir çiçekçi dükkanı var. Girdiğim markette, günlük alışverişin yanında, kasada adetle çiçek alıyor insanlar: ‘Oradan bir kırmızı gül lütfen!’ Doğrusu etkilendim.

(Muhteşem peyzaj çalışması / Monet tablosu / Annecy sahili ve koşacağımız dağlar)

Herkes spor yapıyor. Koşan, bisiklete binen, kürek çeken… Herkes birşey yapıyor. Airbnb’den ayarladığım eve doğru giderken, etrafta dolaşan gençlere bakarken bir an için aklıma Francois Ozon filmleri geldi. Köprüden geçerken, yeşilin tonlarına aşık oldum. Böylesine yeşil bir nehir adamı Monet yapar!

Kayıt

Kayıt, start ve finish’in de gerçekleşeceği Albigny Plajı’ndaydı. Çok büyük bir fuar alanı kurulmuştu. Bildiğim ve bilmediğim birçok markanın standlarının arasından geçerek yarış kiti teslim çadırına girdim. Çok hızlı bir malzeme kontrolü yapıldı: sadece acil durum battaniyesine bakıldı ve kit masasına geçtim. Numaram 606’yı söyledim (ingilizce). Masadaki kadın anlamadı, sonra başka birisi yardımcı oldu ve kiti çıkarmaya gitti. İlginç bir şekilde, ilk kadın 606’yı fransızca telafuz edip, bana öğretmeye çalıştı. İlk başta bunu güzel bulduysam da, sonra ‘hadi tekrar et bakayim’ diye birkaç kez üstelemesi hoşuma gitmedi, nitekim yanındaki kadın da ‘abartma bu kadar’ gibisinden bir şeyler söyledi sanki.

Kitin içinde numara ve çipin yanısıra bir şişe artizan üretim bir bira şişesi vardı. Üzerindeki etikete numaram da basılmıştı.

(Sezgin Hoca kitini alırken / Henüz açmadığım ‘606’ numaralı bira)

Kiti aldıktan sonra diğer arkadaşlarla standlara göz gezdirdik. Salomon bir çarkıfelekle ürün dağıtıyordu, sıra almış başını gitmişti. Francois D’haene kendi şarap markasının standındaydı, herkes fotoğraf çektiriyordu. Çok kaliteli ürünler vardı. Ama doğrusu öyle güzel fuar fiyatları yoktu. Ya da, TL’nin düşüşüyle fakirleşmiştik işte; hiçbir fiyat aklımdaki psikolojik sınırların altına inmiyordu. Bir tek, birkaç GU Octane jel satın aldım ve alandan ayrıldım.

Son saatler

Drop bag’imi hazırlayıp kayıt alanına tekrar gittim. Çamtamda tutukluk yapan black diamond batonlarım da vardı. Batonlarımı gelmeden iyice yağladıysam da, tepe kısmındaki pimi bir şekilde dışarı çıkmamıştı ve hala da çıkmamakta diretiyordu. Fuardaki ‘batoncu’lara gösterdim. Yeni baton satmak varken, neden sıkışmış batonları açmak için çaba sarfetsinlerdi ki? Etmediler de zaten.

Soluğu İşsevenler’de aldım. Bahadır Hoca batonlarla biraz oynadıktan sonra, bana umutsuzca geri verdi. Her işin bir uzmanı var diye boşuna dememişler: Savaş, ordunun savaş uçaklarında bakım teknisyeniydi ve sıkışmış batonlar onun için birer çocuk oyuncağıydı. Bir mutfak spatulasının kafasıyla, sıkışmış bölgeye sert ve seri darbelerle, pimi sıkıştırdığı yerden kurtardı. Gene eldeki imkanlarla zeytinyağı ile yağlayarak, batonları işler hale getirdik.

Bu sıkıntıyı da aştıktan sonra, gece 01:30’da başlayacak yarıştan önceki son zamanımı, çantama batonlar için bir ipli askı mekanizması kurmak ile geçirdim. Yaklaşık bir saat kadar sonra o da tamamdı. Saat 8 olmuştu. 12’de kalkmak üzere uyumaya, belimi dinlendirmeye çalıştım.

Start

Kalktım. Giyinmece, kremler sürmece vs derken yemek yiyecek vakit kalmadı. Bir muzu çantaya atıp, bisiklete atladım ve starta sürdüm. Alanda müthiş bir kalabalık vardı. İlk kez bu kadar kalabalık bir yarışa katılıyordum. 1093 kişi kaydolmuştu ve sonradan öğreneceğime göre 976 kişi başlayacaktı. Startın dışında sevgili Ersavaş ve Bike’yi gördüm, uğurlamaya gelmişlerdi.

“Çok sakinsin!”
“Yeni kalktım ya, ondandır…”

(Başlamaya 20dk kala, cebimde muzumla (foto: Ersavaş) / Yavaş yavaş boşlukları doldururken…)

Ultra’da yer alan diğer ekibi göremedim. Savaş ve Cem Hoca meğerse bir alarm talihsizliği yaşamışlar ama gene de bir şekilde uyanabilip, taksiyle son dakika starta yetişmişlerdi. Bahadır Hoca, Sinem ve Sezgin Hoca çok önceden alanda yerlerini almışlardı.

Yarıştaki numaralarımız, ITRA puanlarımıza göre verilmişti ve buna göre de alana dizilmemiz isteniyordu. “600-700” yazan bir geçit gördüm ve sıraya girdim. Birkaç dakika içinde kalabalığa karışmıştım.

İleride sunucu hararetli birşeyler söylüyordu. Kelimeleri anlamamama rağmen, çok etkilendim. Sanki “büyüleyici bir yolculuk… sınırları zorlayan bir tecrübe… inancın fizikle imtihanı… insanın doğayla mücadelesi…” gibi birşeyler söylüyordu.

Ve başladık.

Albigny Plajı – Semnoz Tepesi
0-18 km (+1360m)

Buradan tüm geçtiğim nokta ve zamanlara bakabilirsiniz:
 https://maxirace.livetrail.net (burak veya 606 diye girin)

Yarıştan önce Sinem eğim grafiğinin olduğu bir kağıdı su geçirmeyecek şekilde kaplayıp bize vermişti. Ama telaştan unutmuştum, yapacak birşey yoktu. Her bölümde en iyi şekilde koşulacaktı! Parkur kabaca aklımda iki tepe olarak kalmıştı. Belki biraz fazla soyut düşünmüştüm, o kadar!

(Üstteki grafiğe dikkatli bakınca, siz de ‘iki tepe’yi görüyor musunuz?!)

Müthiş bir coşkuyla başladık, gemiden inip karada korakor çarpışmaya giden askerler gibi, plajdan ormana doğru hırsla ilerledik. Birisi, koşanlara şampanya ikram eden gençlerin şişesini araklıyor ve herkes gülüyor. Keyifler son derece kekah. Güruh halinde ilerlemek keyifli olsa da, dar kısımlarda sıkıntı yaratıyor. Kısa bir süre sonra vardığımız ormanda geçişler çok zor olacaktı.

Etrafımdaki koşucular bana kıyasla oldukça iri yarı, 1.90 boylarında ve geniş adeleliydi. Bir de üstüne batonları her iki yana 45 derece açtıklarından, insanların yanından geçmek çok zordu. Derin vahşi otların arasından, patika dışı eğimli zeminden zor da olsa geçişler yaptım ilk 5-6 km boyunca. Ben batonlarımı çıkarmamıştım, çıkarmak için de bir sebep göremiyordum. Tatlı tatlı koşarak çıkmak istiyordum ama önümdeki muhafızlar buna engel oluyordu.

Zaten çok da çıkamazmışım. Çünkü acıkmıştım. Yarışa başlamadan önce iyi uykuyu, iyi yemeğe tercih etmiştim. Semnoz Tepesi’ne yaklaşırken, boşluklar oluşmaya başladı ve geçişler kolaylaştı. Ama karnımın guruldamasından çok da zorlayamayacağımı idrak ettim. Kilitli poşetten tuzlu fıstık-hurma alacaktım ki, poşet delinmiş altından! Yarısından fazlası yere dökülüyor.

Gurul gurul Semnoz’a varıp, çadırın içine girdim:

(peynir, jambon, çorba, ekmek, kek, çikolata, muz, portakal… yiyin efendiler, yiyin…)

İyice karnımı doyurdum. İşte şimdi geliyorum!

Semnoz Tepesi –  Col de la Cochette
18-32 km (14km / +760m)

Ya da pek değil. İnişe geçmemize karşın, kaygan taşlardan ötürü güvenle adımımı atamıyorum, kendimi geri çekiyorum. Gecenin karanlığında ilerlerken, hava aydınlansın da tüm kayganlıklar, ıslaklıklar güneşle beraber yok olsun istiyorum. Neyse ki gene yokuş çıkmaya başlıyoruz ve keyifle adımımı atabiliyorum. Bu bölümde birçok kişiyi geçiyorum ve hava yeni yeni aydınlanırken, arkadan Bahadar Hoca’yı görüyorum. Bir müddet beraber devam edip, sohbet ediyoruz. Bahadır Hoca temkinli başlayıp, sonra tempoyu arttırma niyetinde. İnişlerde beni geçiyor, çıkışlarda onu yakalıyorum. Gene bir inişe geçtiğimizde Bahadır Hoca ‘omuzlarını indir, ağırlığını öne ver!’ diye taktik veriyor arkadan ve sonra beni ormana emanet edip, kayıplara karışıyor. Evet, ben de istiyorum ama ıslak taşlarda bir türlü seri inemiyorum. Bu kısımda biraz geriye düşüyorum.

Col de la Cochette – Le Charbon
32-53 km (21km / +1490m)

Ve gene tırmanışa geçiyoruz. ‘Burayı bana bırakın’ diyorum içimden ve tempoyu veriyorum. Cret du Char noktasına vardıktan sonra (47km), sık ağaçlık patikalardan yemyeşil platolarda buluyorum kendimi:

(Bu resmi çekerken sanırım 5 kişi beni geçiyor.)

Biraz potpuri iniş-çıkışlardan sonra, Le Charbon zirveye doğru yol alıyorum. Derken, Bahadır Hoca’yı gene yakalıyorum. Biraz tepkili: ‘Bu koşu falan değil, trekking yarışı olmuş!’ diyor. Olumlu birşeyler söylesem de pek yatıştıramadığımı hissediyorum. Bu noktadan sonra iniş kısımlarda Bahadır Hoca’yı gene görmeyi bekliyor olsam da göremiyorum. Le Charbon (53km) zirveye varırken, fotoğraf kendini çektiriyor:

(Aşırı mutluyum!)

 Le Charbon – Doussard
53-75 km (22km / +840m)

Artık geçtiğimiz yerlerde çokça destek veren insan görüyorum. Allez allez!Bon courage!  Ve yokuş aşağı kısımlarda emin bir şekilde gidebiliyorum, kayganlık sorunu kalmadı. Aşağı, göl kenarına, Doussard noktasına yaklaştığımızı hissediyorum. Uzun bir süredir görüş mesafemde olan bir kadın koşucuya km’yi soruyorum. Parkurda herkesin Fransız olduğunu düşününce, bir İngiliz’e rastlamak çok rahatlatıcı oluyor. (Sonradan sonuçlara baktığımda onun Sarah Sheridan olduğunu tahmin ediyorum, V2F kategorisinde 1. olmuş)

“70km oldu. 2 km sonra orada olmalıyız. Ama tabi, hiç belli olmaz durumlar!” (Mesafelerin şaşmasından birileri rahatsız olmuş sanki?!)

Kısa bir süre sonra Doussard’a varıyorum.

Sanki II. Dünya Savaşı sırasında cephede kurulmuş seyyar bir hastaneye giriyorum. Yerlerde yatanlar, üzeri çıplak veya havluyla örtülü vaziyette ağır ağır yalınayak gezenler… N’oldu burada ya? Yani birşey yaşadık ama bu kadar da değil!

(Gemiler mi battı?)

Biraz noodle çorba içip, üstümü değiştiriyorum. Biraz video çekiyorum. Yeni beslenmeleri çantaya atıyorum ve kendimi bu ağır kahır mekandan çıkarıyorum. Çıkışta sakallı ama kadın peruklu birisi elinde tabletle beni çağırıyor. Hizmetlere ilişkin müşteri memnuniyeti anketini gülen yüzü seçerek cevaplandırıyorum ve devam ediyorum. (Gerek var mıydı peruğa?)

Doussard – Pas de L’Aulps
75-88 km (13km / +1400m)

Koşan ve desteğe gelen kalabalığın arasından ayrılıp, gene ormana dalıyorum. Dik, sonu gelmez bir yokuşa başlıyorum. Rodopi’deki bitmeyen labirentimsi kısma benziyor. Belki ilk çıkışlardaki hırsımla değil ama gene de durmadan devam ediyorum. Bir noktada arkama birisi takılıyor. ‘İstersen geç’ diyorum, ‘yok böyle iyi’ diyor adeta ruh gibi ve beni uzun bir süre takip ediyor. Çekici araç gibi hissediyorum. Bu sorumluluk hissi ile görevimi iyi bir şekilde ifa ediyorum.

Uzaktan çan sesleri duyuyorum, bir istasyona geldik galiba? Hayır… keçiler. Sizi sizi… Pas de L’Aulps kendini belli ediyor. Çok sivri bir tırmanış. Başımın biraz döndüğünü hissediyorum ve kendimi otlara bırakıp, pikniğe başlıyorum. Kıskanan birkaç koşucu daha bana katılıp etrafa serpiliyor. Ortada kırmızı kareli örtümüz, baget ve peynirimiz eksik. ‘Siz toplarsınız’ diyip, işi fazla abartmayıp zirveye tırmanışa geçiyorum. Müthiş bir manzara, bir o kadar da korkutucu. Maxi-Race’i kadınlarda 1. tamamlayan Katie Schide batonsuz, pıtı pıtı tırmanmış:

maxi06(video için tıklayın)

(Videoda da görünen ahşap kapılı çit hayvanların geçişini engellemek için elektrikliymiş. Ve koşu esnasında elektrik kapatılmamış. Ne yazık ki Bahadır Hoca burada gayri ihtiyari tele elleyip ciddi bir şekilde çarpılmış. Ama güçlü bünyesiyle yarışa devam ederek tamamladı. Sinem’in aynı talihsizliği yaşamasına son anda romantik bir Fransız eli mani olmuş. Ertesi günkü maraton yarışında Ersavaş’sa aynı elektrikten ‘bir dal’ almış ve uçuşa geçmiş.)

Pas de L’Aulps – Menthon St Bernard
88-100 km (12km / +280m)

Geçitten sonra uzun bir inişe geçtik. Dik inişlerde bir güç geldi diyebilirim. Korkumu yenmiş, engebeli taşlı zeminde, ağırlığımı öne vererek parmakucu koşmaya başlamıştım. Sanki bir yanardağ harekete geçmiş ve etrafı saran lavlardan kaçıyordum! Bu kısımda çok sayıda koşucuyu batonlarla yavaşça inerken geçtim. Ama sanırım onlar başka parkurlardan koşuculardı. Yavaş da olsa, başka parkurdan da olsa, birilerini geçmek güzel bir histi. Bu güzel hisle son km’lere çok iyi girdim. (Son? Emin misin?)

Menthon istasyonuna delifişek, zımba gibi girdim. Düşünmeden aldığım noodle çorbasını, iki hüpletmeden sonra masaya geri bıraktım: ‘Benim yapacak daha önemli işlerim var!’

Menthon St Bernard – Finish
100-122 km (22km / +820m)

Bayağıdır koşularımda müzik dinlemem ama bu koşu için yanıma kulaklık almıştım. Ve şimdi elektro/tekno playlistimi açıp, istasyondan şaha kalkmış bir şekilde çıktım. Yorgunluğum mutluluk veriyordu, ‘Runner’s high’ yaşıyordum sanırım. Her yarışta olmuyordu bu his; özellikle uzun, gece etaplı yarışlarda, yarışın ortasında bir yerinde bir süreliğine kendimden geçiyordum ve bedenim havaya karışıyordu adeta. Sırf bu his için saatlerce koşmaya değerdi.

Müzik bu hissin üzerine müthiş gelmişti. Kendimi Berlin’in yeraltı kulüplerinde çılgınlarca danseder buldum:

(Merak edenler için o sıralarda dinlediğim şarkı)

O kadar ki, köyün çıkışındaki görkemli St. Bernard Şatosunu es geçmiştim! (Bu yüzden bizim ekip benle bayağı dalga geçti.) Yokuşları koş-yürü şeklinde katediyordum, tempom 6:00 pace’in altındaydı bir ara. Bu noktada birkaç beyaz taytlıya rastladım. (Beyaz tayt, çok muhtemelen Salomon’un beyaz taytı, bir iddia, rekabetçilik çağrıştırıyordu bende. Bisikletteki ‘sarı mayo’ gibiydi sanki?) Geçerken numarama bakıyorlardı. ‘Ultracı mı bu, geçiyor ha?’ bakışı atıyorlardı. Kilometreler 103’ü geçmişti. Başlangıçtan bu yana 19 saat olmuştu. Teorik olarak 15 km’den az kalmıştı ve bir büyük çıkış daha vardı. Onun da üstesinden gelip finish’e giderdim artık! Ve çok muhtemelen 21 saat civarı bir sürede tamamlayabilirdim! Daha ne olsun!

İleride bir dönemeçte iki beyaz saçlı amca gördüm, ellerinde ‘Sonraki istasyona 3 km’ levhası vardı. Kulaklığı çıkarıp, Annecy’i işaret edip ‘finish’e mi gidiyoruz?’ diye sordum. Biri, memnuniyetsizce, hatta kınarcasına ‘Hayır!?’ dedi. Meğer dans buraya kadarmış…

Ormanın içinde birkaç yüz metre ilerledikten sonra inanılmaz büyük kayaların olduğu bir bölüme geldik. Bir anda ‘Vertigo’ filmindeki basamakların başdöndürdüğü sahneye döndü yarış:

Bacağımı yaklaşık 1 metre kaldırmam gerekliydi her basamak için. Birçok noktaya ip çekildiyse de, pek yararı yoktu. Kayıp aşağı yuvarlanmak ve çakılmak için çok iyi bir yerdi. Sıra halinde, yaklaşık 1 saat kadar sürede, bu 3 km’lik zorlu kaya tırmanışı etabını tamamlarken aklım diğer arkadaşlardaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu kayalar iyice kaygan olabilir, yardımlaşacak insan bulunmayabilirdi. (Çok şükür herkes sağ salim geçmişti.)

Sonradan Mont Baret isimli olduğunu öğreneceğim bu inanılmaz tepeyi ardımızda bıraktıktan sonra gene bir hayli dik ama en azından çıkılabilir, adım atılabilir, bildiğimiz usül patikada Mont Baron’u tırmanmaya başladık. Spontane bir şekilde 2 saat önce belirlediğim 21 saat hedefini rafa kaldırıp, sadece sağasağlim bitirmeye odaklandım. Ertesi gün gündüz bu noktadan geçen arkadaşların aksine, ne yazık ki manzaraları izlemek için iyi bir vakit değildi, birşey gözükmüyordu ve zemin gene ıslak ve kaygandı.

Finish’e, sahile doğru inişe geçmiştik, ama koşamıyordum: zemindeki taşlar ve ağaç kökleri inanılmaz kayganlaşmıştı. Süratli gidip düşmekten korktum. Bir de Maxi ve relay parkurlarından geride kalan koşucular da artık önümde olduklarından, geçişler hiç basit değildi.

Sahile çıkınca, son düzlüğü hızlı bir şekilde geçip finish’e ulaştım. Toplam süre 22 saat 58 dakika 22 saniye olmuştu. Genelde 194., yaş kategorisinde 106. gelmiştim.

Hemen sonrası

Yiyecek-içeceklere doğru yöneldim. Çorbamı alıp oturacak biryer aradım ama malesef yoktu. Yere attım kendimi. İyi hissediyordum.

Bitiren ödülü olarak mavi rüzgarlığımı teslim aldıktan sonra, madalya olup olmadığını sordum. Yokmuş. Eh, tamam. Dropbagimi teslip alıp, hemen gece starta bıraktığım bisikletimin yanına gittim. Oradaydı! Bisiklete binip, yavaşça eve doğru sürmeye başlamıştım ki, karşıdan gelen Nesrin Hoca karanlıkta beni tanıyıp ‘Burak?’ diye seslendi. Canlı takip sayfasında uzun bir süre haber alamayıp, telaşlanmış. (Ne yazık ki son noktalarda güncelleme yapmamışlar ve birçok insan başıma kötü birşey geldiğini düşünmüş) Ona Mont Baret’te yaşadığım şoku heyecanla ifade etmeye çalıştım, sanırım pek anlayamadı ama hemen bir finish fotoğrafı çekmeyi teklif etti:

(Okuldan çıktım, bakkaldan ekmek alıp eve gidiyorum.)

Ne yazık ki Nesrin Hoca, Maxi-race parkurunu, nükseden ağrılar sebebiyle tamamlayamamıştı.

Kısa bir video:

Parkurda, özellikle ara noktalar ve büyüleyici manzaralarda az da olsa çekimler yaptım. Amatör bir prodüksiyon ama biraz fikir verir:

Ve daha sonrası

Pazar sabahı kalktığımda hemen diğer arkadaşların sonuçlarına baktım. Herkes bitirmişti! Muhteşem.

Çılgın İşsevenler’de kısa bir yarış kritiği yaptık. Sonra Ersavaş’ı karşılamaya gittim. Çok iyi koşmuştu. Gayet dinç bitirmişe benziyordu. O esnada Sema Hanım da geldi. Kendisi, biz Annecy’ye gitmeden, Bike ile iletişime geçip her türlü yardım/desteğini teklif etmişti. Elindeki kağıtta tüm ekibin yarış numaraları yazılıydı. İnsan böyle bir ilgi ve yardımseverlik karşısında duygulanıyor.

(Ersavaş ve Sema Hanım)

Öğlen Lyon Başkonsolosumuz Özgür Çakar bizi ziyarete geldi. Bir yerde oturup sohbet ettik. Askerlikte yemin törenindeki gibi, bayrağımızı ve arkadaşlarımızı tuttuk:

Akşam, herkes yıkanıp paklandıktan sonra, Fatma-Murat ve Başak’ın kaldığı evde toplanıp, keyifli bir sohbet ettik yemekler eşliğinde. Bir yarışa, özellikle de yurtdışında bir yarışa, bir ekip olarak gitmenin en güzel tarafı buydu. Anıları paylaşabilmek, parkur muhabbeti yapabilmek. Gene aynı ekip bir yarışa katılmayı çok isterim.

Parkur hakkında düşünceler

Parkur kesinlikle kolay değil. Tüm tırmanış ve inişler çok dik eğimlerde olduğu için, devamlı bir şekilde ve yüksek tempoda koşmak zor. İnişlerin de kaydıraktan kaymaya benzemediğini söylemem gerek. Bilhassa yarışın son kısmındaki Mont Baron zirvesinden hemen önceki Mont Baret çıkışı (tahminen 103-105 km’ler), birkaç kilometrecik bir bölüm de olsa, çok ciddi bir engel. Herhangi bir yorgunluğu kenara bile bıraksak, bu çıkış, şu ana kadar yarıştığım hiçbir parkurda görmediğim bir yapıda: dev, dik kayalar. (Cumartesi koşulan Ultra, relay ve maxi parkurları bu bölümden geçerken, Pazar koşulan tüm diğer parkurlar buradan geçmiyor. Sanırım buradaki yavaşlama/kuyruğun diğer parkurlarda çok ciddi süre/konsantrasyon kayıplarına yol açacağından, bu kısım komple deplase edilmiş.)

Parkurun geneli orman içi, ağaçların altında toprak patikalarda, Doussard’dan sonra ise açık alanlarda geçiyor. Hava sıcak olmasına rağmen, sıcaktan kavrulup bitme noktasına gelmedim hiç, ağaçlar korudu genelde. Fakat akşam karanlığında zemin ciddi kayganlığa sahip. Akşam olmadan bitirmeye çalışın!

 Organizasyon hakkında düşünceler

Organizasyonu genel olarak çok beğendim.

Parkurun iletişimi: En sorunlu kısım. Yarış öncesi birbiriyle çelişen bilgiler mevcuttu. Üstüne, yarışta da, parkur, açıklananın aksine daha uzun, 122km olarak gerçekleşti (ve sanırım zaman sınırını 32 saate uzattılar)

Online kayıt: Formlar ingilizce hazırlanmamış. Özel çaba sarfetmek gerekiyor fransızca bilmiyorsanız.

Yarış günü kayıt: Oldukça sorunsuz, hatta fazla hızlı.

Fuar Alanı: Çok çeşitli marka ve ürün var. Fiyatlar bize göre değil ama. 🙂

Parkurda bulunan görevli/gönüllü ekip: Konumları ve sayıları müthiş tatminkar! Birçok tepede, zorlu noktanın ilerisinde, hep en az 2 görevli, bir sıkıntı karşısında müdahale için hazır bekliyordu. Bahsettiğim, önceden belirlenen istasyonların dışındaki noktalar. Bunu çok takdir ettim. Bir de ingilizce bilseler, daha da süper olacaktı.

İşaretleme: Oldukça minimal, belki fazla minimal, en azından Türkiye’deki yarışlara göre. Ama parkurda genelde kalabalık koşulduğu için – aslında yanlış bir tutum olsa da – öndekileri takip ederek, pek kaybolmadan ilerleyebilmek mümkündü.

Bitirme ödülü: Ben memnun kaldım, kaliteli, üzerinde ‘Maxi finisher’ yazan bir rüzgarlık verildi. Fakat diğer parkurlar için verilen penye t-shirt pek mutlu etmedi kimseyi. Madalya almamayı pek dert etmiyorum. Kullanabileceğim kaliteli, bir adet ürünü, kullanmayacağım, kalitesiz 3-5 hediyeye tercih ederim.

(Parkurda ‘basıp gidebileceğiniz’ ender yerlerden biri / Ultra yarışını bitirenlere verilen kaliteli rüzgarlık)

Sonraki hedeflerim

Bir sonraki yarışımı henüz belirlemesem de, aklımda orta-kısa mesafeler (60k ve altı) koşmak var senenin kalanında. Bulgaristan’daki Persenk yarışı ilginç gözüküyor. Gökçeada’da bir ultra yarışı duyruldu ama pek detay yok. Bakalım…

Reklamlar