Manavgat Nashira Ultra Maratonu, 2016

Manavgat Nashira Ultra Maratonu 80K ve Oymapinar Dag Etabi 35K, 26.Mart.2016
Katılan Run.Bo’lar : Bike, Ersavaş, Hakan 35K / Aylin 80K

Oymapinar Dag Etabi 35K

eartttRunatolia, her yıl kötüye giden bir organizasyon, pacer zamanlama start’ı eksikliğinden dolayı ve her sene artan yürüyen kalabalık ile koşulması zor bir yarış haline dönünce, mart ayı içinde alternatif bir yarışa bakınırken, takvime bu yıl ilk kez giren Nashira Ultra Maratonu’na göz kırptık. Daha önce hiç bilmediğimiz Antalya’nın antik Manavgat patikalarında, bahar ayının ilk günlerini, hem de koşarak kucaklayacak olmamızdan daha güzel ne olabilirdi… Hayal etmesi bile çok heyecanlandırdı. Bu fikirle yola çıktık.

Yine, sağolsun bizi hep kötü yola düşüren ekip gazıyla, bir çırpıda 35K yarışına aylar önceden kayıt olduk. Sonra da günler hızla yaklaştıkça, bizi bir telaş aldı. Hayatımızda en uzun koştuğumuz mesafe 21K idi. Peki 35K’yı, hem de patikada, nasıl koşacaktık?

Hazırlık :

su ve ikmal noktaları(2)Aslında başımıza bunların geleceğini önceden öngörüyorduk. Herşeyin kafada bittiğini de artık tecrübe ile öğrenmiştik. 23 yılı aşkın zamandır patikalarda zaten yürüyorum, trekkingden çok alışık olduğumuz uzun yürüyüşleri biraz daha hızlandıracaktık. Hepsi buydu. Aklımı bu şekilde kandırdım. Dayanıklı olduğumu biliyordum, mesafeyi bitiremeyeceğim aklıma bile gelmedi. Ancak ne kadar sürede bitirebileceğim benim için tam bir bilinmez idi. Zira normalde 35K, tam günlük bir trekking mesafesi için bile oldukça uzundu. Antrenmanlarda hep yokuş çıkış ve inişlere konsantre olduk. Düzenli olarak cycling derslerine girerek, intervalli çalışmaya başladım.. Yüksek RPM’lerde OYMAPINARzorlandım önceleri, sonra alıştım, ama bu sefer de 30. dakikadan sonra tükendim. Pes etmedim elbet, her ders daha da iyiye gittim. Hatta yarış öncesi uzun patika parkurlarında artık intervale bile enerjim kaldığını hisseder oldum. Antrenman öncesi 1 dilim ekmeğin bile enerjime çok iyi geldiğini fark ettim, dayanıklılığımı arttırdığını da. Geçen yıl Kaçkar Ultra’da gönüllü olarak çalışırken yaptığım gözlemler ve edinimler de vardı. Beni neyin beklediğini aşağı yukarı tahmin ediyordum. Özetle, yarış öncesi kendimi parkurlarda daha iyi tanımaya başladım ve buna göre her geçen antremanda da kendimi geliştirmeye çalıştım.

Uzun mesafelerde bir patika kaplanı kesilen sevgili ekibimizin biricik üyesi Aylin’in tecrübelerinden de birlikte uzun antremanlar yaparken de epey faydalandık. Sağolsun bize kucak açtı, Çekmeköy’ün bol çamurlu ve nerdeyse hiç düzlüğü olmayan parkurlarında, yarışa 1 ay kala, 3’er saatlik antrenmanlar yaptık.

Yarış :

IMG-20160326-WA0052Team Run.Bo’nun 3 üyesi için hayatının en uzun yarışı olacak Manavgat Ultra’da 35K koşmak. Heyecanlıyız. Aylin için ise 80k koşmak bir çerez ve sezon yarışlarına bir tür ısınma.. 😉

Yarış günü öncesi saat 19.30’da, sevgili Veysel Güler güzel bir yarış briefing toplantısı ve soru – cevap seansı organize ediyor. Bizim en büyük endişemiz işaretlemeler. Acaba koşarken kaybolur muyuz telaşımız dorukta… Bir de yarış sürelerimizi ölçecek oryantiring yüzüklerini istasyonlara geldikçe basmayı unutmasak bari!… Ya da yüzüğü kaybetmesek! Briefing’de her şey çok net görünüyor. Hadi hayırlısı!

IMG-20160326-WA0064Yarış Startı, 26 Mart sabahı Manavgat’tan sabah 7’de… Servisler otelden 6:00’da hareket ediyor… İyi ki, 2 gündür sabahları 4-5 gibi kalkıyorduk, yarış günü beyin ve vücut erken saate direnmeden teslim oldu neyse ki.

Start’ın artık kullanılmayan bir benzin istasyonunun önünde verilmesi sebebiyle, istasyonun wc’lerini yarış öncesi son kez kullanıp, start altında ekip fotolarımızı çekiyoruz. Sosyal medya arkadaşımız “Maratonkardeşliktir” Halil Aktan yanımıza geliyor, bizzat tanışıyoruz. Enerjisi çok iyi geliyor… Artık yarışa hazırız!

IMG-20160326-WA0043Start tam 7’de başlıyor. Süper dakik. Aylin ve Hakan önden kopup gidiyorlar. Ersavaş hasta olduğu için ilk kez bir yarışta benimle birlikle, yanımda, antremanlardaki gibi buddy’m. Herkes tavşan gibi start alıyor ama kimsenin hız gazına filan gelmeyeceğim. İlk 2.5K asfalt üzerinde. Pace’imi 6 civarına fiksliyorum. Herşey kontrolüm altında. Sanki yıllardır bu mesafeleri koşmaya alışıkmışım gibi epey sakinim! Kendime inanamıyorum!

IMG-20160326-WA00441.5K’da antik bir köprü üzerinden geçmek için alternatif bir patikaya yönlendiriliyoruz. Hava, tahminlerin aksine, inanılmaz güzel, tam bahar havası, geçtiğimiz köprünün altındaki su üzerinde yansımalar filan var, aklımı oynatacağım! Her kare nefissss ötesi! Çığlıklar atarak koşuyorummm!

Etem bizi köprü çıkışı asfaltta karşılıyor, diyor ki, asfalt birazdan bitecek, esas o zaman manzaralar süper olacak! Ahh ben şimdiden kafayı yedim, sonrasında demek aklımı üşütebilirim!

FB_IMG_1459281652469Asfalttan patikaya yönlendirildiğimizde artık birlikte koşan yaklaşık 5 kişi kalıyoruz. Dünden yağan yağmur ile patikalar sulanmıştı, su birikintilerinin üzerinden hoplaya zıplaya, kurbağa seslerini yararaktan koşmaya başladık. Çilek tarlalarını geçiyoruz. Sonra sağımızda bir gelincik tarlasını geçiyoruz… Bahar fışkırmış, tarlalar çiçekler içinde, ilerde gri bulutlar var, bakalım yağmura ne zaman yakalanacağız.. Grup epey birbirinden koptu, ancak yine de kalabalık bir grup arka arkaya rengarenk, yeşile boyanmış bir doğa içinde önümden koşuyorlar, uzaktan görebiliyorum.

IMG-20160326-WA0029Arka arkaya 4 kişi koşuyoruz artık. 3’ü kız. Ersavaş 3.5-4K gibi kendini iyi hissedince ben gideyim diyor, beni diğer 2 kızla bırakıyor. İyi güzel, kendi pace’imde koşan birilerini buldum. Ancak 1K kadar sonra da ben ısınınca, kızları geçmek zorunda kalıyorum, sonraki 1.5-2K da tek başıma koşuyorum. Sonra yokuş yukarı çıkarken, arkamdan bir ses duyuyorum. Fethiye grubundan İhsan. Tanışıyoruz. 4K’dan beri sana yetişmek için koştum diyor. İyi süper, aynı pace’te bir buddy daha buldum, hadi gel
IMG-20160330-WA0007beraber koşalım diyorum. Laflaya laflaya koşuyoruz. 7K su istasyonunda 2 yudum su alıp, gönüllü ekiple laflayıp, sadece 30sn filan durup, hemen devam ediyoruz. Hala enerjim yerinde, moralim de. Bir buddy ile koşmak inanılmaz iyi birşey. Geride kaldığımda ‘hadi Bike’ diye fırça yiyorum. İhsan, 105 kilo olmasına rağmen, Likya Yolu’nda düzenli olarak antreman yapan biri. Kondüsyonu hiç fena değil.

IMG-20160326-WA004711K’yı saatime göre geride bırakıyoruz, ancak 11k CP istasyonu ufukta bile görünmüyor henüz. 500m sonra sert bir tırmanışa başlıyoruz. Antik kente kayaların üzerinden 4 el ayak tırmanarak giden belli belirsiz bir patika bu. Önümüzdeki bir sürü yarışçıyı burada geçiyoruz İhsan ile. Neyse, sonunda antik
kente giriyoruz. İnanılmaz bir manzara daha. Seleukeia Antik Kenti’nin tam da ortasında IMG-20160330-WA0005istasyonumuz! Masaların üzerinde yok yok. Muz ve portakal yiyorum. 2 dakika soluklanıyoruz. Yüzüğümüzü basıp, devam ediyoruz. (Allahım iyi ki yüzüğü parmağıma takmışım! Sonra çantada ara ki bulasın!) Bu molada tuz tableti de içecektim, tamamen unutuyorum! (Bir dahaki sefere tuz tabletlerini çantanın ön gözüne koyacağım, tamammm baştan akıl edemedim!..)

IMG-20160326-WA0023Parkur, orman bir dar patikaya giriyor. Yanyana koşmak artık mümkün değil, arka arkaya koşuyoruz. Orman içinde işaretler yok oluyor. Ama patika çok belirgin. Tereddütsüz devam ediyoruz. 12K’yı geçer geçmez, önümüzde 2 kişi beliriveriyor. Biri sanki Ersavaş. Ama olamaz diyorum, o çoktan gitmiş olmalı. O 2 noktaya yaklaştıkça artık Ersavaş çok belirgin görünüyor. Meğer parkurda işaretler yok olunca kaybolduklarını zannetmişler, arkalarından biz gelince de bizi de tereddüt ettirmeye çalıştılar ama nafile 🙂 Doğru parkurdayız, çok eminiz 😉 Artık 4 kişi IMG-20160326-WA0025olduk, birlikte koşuyoruz.

İlk fırsatta tuz tabletimi alıyorum ama nerdeyse aradan 2 saat geçti bile. Eyvah ki eyvah. Sıcak bir yandan gittikçe artıyor, yağmur bulutları da dağılıverdi. Artık yakıcı Antalya güneşi ile başbaşayız!

IMG-20160326-WA0027Patika, geniş bir toprak yol ile birleşiyor. Bir çıkıyoruz, bir iniyoruz. Karşımıza keçi sürüsü sahibi yaşlı bir amca çıkıyor. O kadar sevimli çadırları var ki, bir tanesinde de Türk Bayrağı asılı. Normal şartlarda amcanın çayını mutlaka içer, laflarım, fakat yarıştayız, selamlaşmak ile yetinmek zorundayız. Dede diyor ki: ben kendimi deli zannederdim de, siz benden de deliymişiniz! Kolay gelsin!

Koşmaya devam…

IMG-20160326-WA001318K gibi tekrar patikadayız. Başka tabelalar da çıkıyor karşımıza. Belli ki bu parkurun, bu kısmında başka organizasyonlar da yapılıyor… Tabela 15K diyor. Ama biz 19K’dayız…

18K’dan itibaren çok yoruluyorum. Artık yürümek istiyorum. Koşmaya mecalim yok. Tuzu bu kadar geç almayacaktım. Ahh, çok büyük hata ettim. O zaman bir tüp tahin pekmez daha açalım..

2K kadar yürüdükten sonra toparlıyorum. Hem 23K CP istasyonuna çok az kaldı. Oraya vardık mı, bitti sayılır artık! Ha gayret!

Bu arada müzik artık fazla geliyor, kapatıyorum. Zaten tek kulak ile dinliyordum, artık 2 kulağımı da doğanın sesine teslim ediyorum… Ohh miss..

IMG-20160326-WA002023K istasyonuna vardığımızda masa bu sefer epey kalabalık. Güzel, ön grup ile fazla kopmamışız. Normalde kola içmem, ama ultracıların tamamı içtiği için vardır bir bildikleri diyerek, Manavgat’ın Cara Cola’sından bile 3 yudum alıyorum. Yorgunluktan olsa gerek, hayatımda içtiğim en lezzetli kolası! 3-5 dakika kadar oyalanmışızdır. Yedik, içtik. Karnımızı epey doyurduk. Yine portakal ve muza saldırdık. Bu arada masadaki görevlilerle epey sohbetledik. Ön grup bizi bırakıp yola düştü, sonra biz de arkalarından…

IMG-20160326-WA0015Yine çıkıp, inmeye başladık. Bir tane çok dik bir iniş vardı ki, eğer yağmur yağsaydı da o iniş nasıl eğlenceli olurdu diye içimizden geçirdik… Parkur sonunda asfalt ile birleştiğinde, ohh çok az kaldı çığlıkları atmaya başladık. Önümüzdeki 2 kişiyi yakaladık. Asfalt çok kısa sürdü bu sefer, karşıya geçtiğimizde kendimizi bir buğday tarlasının içinde, ve solumuzda da su kemeri yanında koşarken bulduk. İnanılmaz bir manzara daha! Çığlıklar atıyorum. Buğday tarlasından çıktığımızda, bir koyun sürüsü ve sahipleri, yeni doğmuş yavrular bizden çok korkuyor, sahipleri zor zaptediyor sürüyü… Yine de selamımızı eksik etmiyoruz..

IMG-20160326-WA0011Patika sonrası soldan yokuş çıkıyoruz yine. Artık asfalttayız. Az kaldı diyorum. Sadece 5K. Bitti sayılır. Hem 5K nedir ki? Gerimizde 30K’yı bırakmışız…

Oymapınar Barajına giden bir demir kapıdan geçiyoruz. Jandarmalar son 5K diye bağırıyor bize. Bizi gören herkeste hayret ve hayranlıkla karışık bir ifade var gözlerinde… Kısa bir sohbet ve selam ile karşılık veriyoruz hep.

Ha gayret.

IMG-20160326-WA0019Asfalt yol hala bize barajı göstermiyor. Sabırsızlanıyoruz. Derken yokuş aşağıya indikten sonra, bingo! İşte yüce baraj duvarı solumuzda! Manavgat nehri altımızda mavi ile yeşil arasında bir renge bürünmüş, takvim yaprağı gibi, nefesimi kesiyor. Bizi baraja götüren köprüyü de geçerken, enerjimin yerinde olduğunu hissediyorum. Ersavaş git diyor, yol yokuş yukarı çıktıkça, basmaya başlıyorum. Hedefim 5 saatin altında bitirmek idi, veee 5 saate tam 10 dakika kaldı. Finişe de yaklaşık 1.5K. Hızlıca yürüyorum o dik yokuşu. Yol kıvandıkça kıvranıyor, finiş çizgisi bir türlü gelmek bitmiyor. Tam 5.00.00 olduğunda CP istasyonu çıkıveriyor karşıma! Doğru olabilir mi? Eveeeeet işte bahsedilen tünel, ve önünde de bizim 35K CP! Oleeeeey! Hedef tamamdır!

IMG-20160326-WA0010Ekip bizi hemen madalya teslimi ve hakem masası için barajın üzerine yönlendiriyor. Hani heyecandan bu yokuşu koşmayan yoktur. Tatlı yorgunluğun mükafatı iştee madalya. İmzalar atılıyor, yüzük sağ salimen hakemlere iade ediliyor.

Artık otobüse binip tekrar otelimize geri dönüp, kutlama vakti. Hala 80K koşan Aylin’e tüm pozitif enerjimizi gönderiyoruz, kendisini 12 saat sonra Manavgat’taki finişte karşılamak üzere…

IMG-20160326-WA0017Ama o da ne! Aylin bir sürpriz yapıp, hedefinden tam 2 saat 9 dak önce finişe gelince, Aylin’i ancak otelin lobisinde karşılayabiliyoruz! Helal olsun. 80K koşmak gerçekten başka bir şey. İnsanüstü bir olay. Onun yanında 35K’nın lafı bile olmaz. Gerçekten. (Ama yine de bizim kendi küçük dünyamız için bir şey tabii!)

Hamiş : Bundan sonra 30’lu mesafeleri koşmaktan korkmuyorum. 50 henüz fazla, zamana ihtiyacımız var. 2016 yılındaki 30K ve civarındaki patika yarışlarının abonesi olacağız! O zaman patikalarda görüşmek üzere!

Yarış Parkuru :
http://www.manavgatnashiraultramaraton.com/tr/parkur_detay.asp?ID=12

İyiler :
• Yarış kiti malzemelerimiz çok iyi idi. Hepsini kullanacağım. Özellikle buff ve kolluklarımdan vaz geçmeeem!
• Parkurda işaretlemeler çok iyi idi. Çok şükür ben bile kaybolmadıysam, kimse kaybolamaz o patikalarda!
• Organizasyonun zamanlaması çok iyi. Mart ayı Antalya’nın en güzel zamanı. Doğanın en güzel haline şahit olduk.
• Asfaltta jandarma desteği ve istasyonlarda da yeterli gönüllü desteği vardı. Gönüllüler üniversite öğrencisi idi. Çok şekerlerdi.
• İstasyonlarda malzeme bol miktarda idi. Sağolsunlar, epey yedik içtik!

İlk olmasına rağmen, çok iyi bir organizasyon oldu. Etem Şeker’e kocamaan bir alkış.

Geliştirilecek alanlar için bazı Öneriler :
• Koşu organizasyonu ile birlikte yoga seansları (Kaçkar Ultra’da yoga dersindeki kalabalık salona sığmamıştı!), recovery antremanı için otel civarında öneri parkurlar, rafting (hemen 44K ötesi Köprülü Kanyon!) aktiviteleri sunulabilir.
0bd9bc58-dd5b-4d50-bf9c-8eb274364d41• Civardaki antik şehirleri, hatta ve hatta start aldığımız Manavgat Şelalesi’ni bile göremeden çoğumuz geri döndük. Hadi bizim arabamız vardı, şanslıydık, en azından bir Köprülü Kanyon yapabildik. O bölgeyi çok daha iyi tanıyabileceğimiz yarışın önünde ve arkasında ek kültür paketleri ilave edilebilir.
• Hamiş, Köprülü Kanyon tarafında da nefis patikalar var… Kim bilir, belki bir sonraki sefer oralarda, Selge’ye kadar koşarız Manavgat Nashira Ultra organizasyonu ile? 😉

Konaklama ile ilgili bir eleştiri :
Organizasyona ev sahipliği yapan otel, Nashira, dev bir 5 yıldızlı tesis olmasına rağmen, belki de sezon açılmadığından bilemiyorum, sanki pek olmasi gerektigi kadar iyi yönetilmiyordu. Yemekler lezzetsiz ve özensizdi… (Booking üzerinde otel ile ilgili yorumlarımın tamamı mevcuttur.) Organizasyon süresince otel – ekip ile birlikte iyi organize oldu, sırf bu nedenle 1-2 gün bu otelde kalınır. Ancak civardaki diğer otellerin daha ucuz ve daha iyi hizmet verdiklerine de şahit olduk… (örnek. Otium Eco Club) Grubun önemli bir kısmı da Linda Otel’de kaldı. Antalya’nın turizmde toparlanması için, yeni pazarlara açılmakla birlikte musterilere sunulan hizmet kalitesini iyileştirmesi kesinlikle şart. Yerli turist için düşük fiyat ile rekabet etmek değil de hizmet kalitesinde katma değer yaratıp, o ücretin hakkını vermek çok daha önemli… Yazmadan geçemedim.

IMG-20160326-WA0059Logbook / Veriler :
Mesafe : 35K
Süre : 5:00:34
Yükseklik değişimi : 764 dsc + 956 asc
Pace : 8.45/K

Ekipman ve diğer :
Saat : Suunto Ambit 2
Ayakkabı : The North Face Ultra MT
Üst : Asics yakalı dri fit polo (omuzlarındaki silikon destek sayesinde, çantaya uyumlu)
Alt : MNG koşu taytı (yarış sırasında 2 kez yere kapaklandım, iyi ki tayt giymişim… hava sıcak bile olsa, uzun patika yarışlarında şort giymenizi tavsiye etmem… ne olur ne olmaz, bacakları korumak önemli…)
Çorap : Nike Compression
Çanta : Kalenji Trail Koşu Su Çantası 9-14lt
Çantamda taşıdıklarım : 3 küçük tüp Koska tahin pekmez, 1lt su (tam yetti), 3 adet muz, bir avuç kuruyemiş, 3 adet tuz tableti. Yedek şarj için batarya, Go Pro, telefon, kulaklık, kolluklar (start saati serince olunca işime yaradı), rüzgarlık/yağmurluk (yarış sırasında hava raporları yağmur gösteriyordu) ve buff.
İstasyonlarda yeme içme durumu : Her istasyonda 2 yudum su, 1-2 dilim portakal, 23K istasyonunda biraz da kola. 7K istasyonu hariç diğer istasyonlarda muz vardı, bilseydim sırtımda taşıdığım o 3 muzu hiç onca saat taşır mıydım? 😉
WC molası : yarış sırasında 23K istasyonundan sonra 1kez. (Normalde uzun antremanlarda bile en az 2 kez wc molası veririm…) Yarış koştukça artık yiyecek ve su konusunu gittikçe optimize edeceğiz gibi görünüyor, aslında ihtiyacımızın tam ne olduğunu tecrübe ile öğreneceğiz, bu yarış buna vesile oldu…

Özel Teşekkür :

Bu kadar kısa sürede 35K gibi bir mesafeyi koşmayı başardıysak, bizi bu seviyeye getiren isimlere kocamaaan bir teşekkür etmeyi borç biliriz.
• Yarışa 3 hafta kala, yabancısı olduğumuz Çekmeköy patikalarında uzun antrenmanlar yaptıran ve arkasından da nefis kahvaltılarla nerdeyse elleriyle besleyen, ekip üyemiz Aylin Savacı Armador’a,
• Bu yarışa katılma fikri veren yine ekip üyemiz Seyit Aydoğmuş abimize, kendisi bizzat yarışa katılamadıysa da, yine de ertesi gün üşenmedi ekibinin yanına kadar Manavgat’a geldi… üstüne de bizi gezdirdi… sağolsun varolsun…
• Cycling hocam Galina Tucan’a, sayesinde kaslarım interval çalışmayı öğrendi… kendisinden ve tatlı sert disiplininden çok ilham aldım.
• Ateşli ve hasta olmasına rağmen, yarışmaktan yine de vazgeçmeyen, hem hayat arkadaşım hem de bu yarışta parkur yoldaşlığı yapan ve bana göz kulak olan Ersavaş’a…
• Hazırladığı olağanüstü parkurlarda koşma fırsatını bizlere verdiği ve bu rotaları bizlerle paylaştığı, kusursuz bir organizasyona imza attığı için Etem Şeker’e… Desteği için Veysel Güler’e…
• Doğanın en güzel halini, baharın uyanışına şahit olmamıza izin verdiği için Manavgat’a… içinden koştuğumuz tarihi köprü, su kemerleri, antik şehirler, buğday, çilek ve gelincik tarlaları… bize kucak açtığın için sonsuz teşekkürler…
• Bize önce gaz verip, sonra da ortadan yok olan diğer Team Run.Bo’lara… onlar olmasaydı kayıt olmaya cesaret bile edemezdik! Teşekkürler Cem Arıtürk ve Erdem Aksakal! 😉
• Ayrıca, birlikte koştuğum, ilk kez tanıdığım ve uzun parkur süresince sohbet ettiğim dostlara… onlarla daha nice parkurlarda daha beraber koşmak dileğiyle.. Patikalarda yine görüşmek üzere!

IMG_20160330_162021Hedefimi yaptıysam, sizler sayesinde oldu.
TEŞEKKÜRLER!
TEŞEKKÜRLER!
Yazan Runbo: Bike Geçkinli


Nashira Ultra Maratonu 80K
(Editor notu: Runbo Eileen’in, fantastik koşu-kurgu-macera-aşk-drama dalındaki bu yazısını güzel bir kahve eşliğinde, sakin sakin okumanızı öneririm.)

Okuduğum kitabın son sayfalarına geldiğimde hiç bitmesin istedim belki başka bir son bekledim. Radyonun kısık sesinden etrafa yayılan Jay Jay Johanson’un hüzünlü sesinden mi yoksa okuduklarımdan mıdır bilmem buruk bir hüzün kapladı içimi. Bastırılan, yoksayılan, görmezden gelinen içteki ve dıştaki tüm duygular, aşklar, sevinçler, yaslar, öfkeler sayfalarda yazılan karakterlerde, olaylarda mı hayat buluyor, dile geliyordu ki?

Yazarın oyun alanıydı yazılanlar besbelli , okuyucu davetkar biçimde kışkırtan. Kimdi o karakterler neyin nesi olaylar… Yalnızca hayal ürünü müydü yoksa gerçeğin ta kendisi mi? Okuduklarımız karşısında hissettiklerimiz de ne ola ki ? Merak ettiklerimiz peki? Kendi duygularımız mı yazılanların bizdeki çağrışımları, sakladığımız gizlediğimiz farkına bile varmak istemediklerimiz, yadsıdıklarımız mı yoksa yazarın bizde uyandırmak istediği tam da bu mu kendimizde olanları farkettirmek… ya da yazarın kendisinin bile bilmediği gizli saklı yasak arzularının yaşantılarının bir şekilde dile geldiği, onarıldığı oyun alanı mı? Kimbilir…

Biraz sonra yazacaklarımı hangi gerçek ya da gerçek dışı düşünceler ya da duygularla yazacağım? Kendimi kaybedercesine coştuğum çiçek kokularıyla, sarhoş olduğum renkleriyle büyülendiğim, bazen kendime koştuğum bazen de kendimden toplumdan kaçarcasına uyuştuğum, belki bu sefer olurla yola çıktığım dağ koşularını anlatarak baştan mı çıkarmak istiyorum acaba sizi? Belki davet etmek istiyorum bu coşkuya belki de belki işte 🙂

Peki nasıl yapacağım bunu, nasıl yazacağım tüm bu olanları, duyguları hissettiklerimi? Yapabilir miyim ki? Belki bir masalla…. Çocukluğumuzda anlatılanlar gibi mi? Olabilir mi? Bilmem ki? Denesem….

Peki o zaman 🙂

Oturduğu koltuğa iyice yaslandı. Günlerdir geçmeyen ağrılarını dindirebilecek bir ilaç olsaydı keşke. Bu ağrılar ruhsal acıların, toplumsal travmaların yön değiştirip bedenselleşerek dile geldiği bir durum olabilir miydi? Çok acıyordu yüreği sanki. Bir bıçakla oyuluyor, dayanması gitgide zorlaşıyordu. Her gün yeni bir olay ekleniyordu eskisine, onarılmadan yarası sarılmadan. Terör, ölümler, katliamlar, savaşlar, acı içindeki yetim çocuklar, istismar, şiddet, kadın cinayetleri, betonlaşan şehirler, yok edilen doğa, belki de çok daha fazlası. İçte olanla dışta olanı ayıran sınır gitgide kayboluyordu bilincinde. Yaşananlar, hissedilenler, gerçekte mi oluyordu yoksa gerçekliklerde mi? Bazen duyarsızlaşıyordu, duydukları gördükleri karşısında, bazen de şimdiki gibi acı içinde kıvranıyordu. Karşısında duran minik ilaç şişesine baktı , sonra da yanındaki süslü viski şişesine. Acaba hangisi anne gibi sarıp sarmalayacak, ‘tamam geçti bitti ‘diyecekti.

Kalben’in saçlar şarkısı duyuluyordu diğer odadan. Üst komşudan da Aerosmith’in dream on şarkısı…. Anlaşılan bu hafta bu şarkı söylenecekti okul konserinde. Liseli oğlan saatlerdir aynı şarkıyı dinliyor, arasıra çatallaşan sesiyle eşlik ediyordu. Kızamadı, hatta hoşuna bile gitti bir ara. Şarkının sözlerindeki gibi hayal etmeye, şarkı söylemeye ne çok ihtiyacı vardı bu günlerde. Kolunun iç yüzeyindeki damarı daha da belirginleştirebilmek için lastik parçasıyla dirsekten yukarısını sıktı. İyice belirgenleşen damar, yeşil renkli borucuğu andırıyordu. Enjektöre çektiği sıvıya acı bir gülümsemeyle baktı. Asla tadılmaması gereken sahte bir cennet duruyordu içinde.. İğnenin ucu tenini delip de borucuğa doğru ilerlediğinde acı hissetti, irkildi. Sonra doğru yerde olup olmadığından emin olabilmek için otomatikleşen bir iki hareketle kanın enjektöre dolmasını bekledi. Koyu kırmızı rengin, sıvı içindeki dağılımını izledi bir süre. Sanki vazgeçmekten korkarcasına hızla zerk etti ilacı bir anda . Enjektörle işi bitince hızla çekip aldı kolundan. Sızan kanı durdurmak bile istemedi. Kolundan yere damlayan kırmızı sıcak sıvıyı izlerken gözleri kapandı ve rüyalar alemine yolculuğu başladı.

Monica Molina’nın tatlı romantik sesi, Akdeniz ezgileriyle yavaşça kulağına fısıldıyor, onu derin uykusundan uyandırıyordu sanki. Gözlerini açtığında kalabalık bir meydanda olduğunu anladı. Gladyatörlerin arenası gibi bir yerdi burası. Nasıl gelmişti buraya? (Editor Notu: Otelden servisle geldi.) Kendisi gibi giyinmiş kuşanmış birçok savaşçı ya da sporcu biraz sonra ortalığı inletecek sesle kaçışacaklardı dağlara. Belki kendinden belki de peşindekilerden. Kimisinin gözlerinde korku, kimisinde meydan okuma… Kolundaki dövmesinde ve kıyafetinde Team Runbo yazılıydı. Onun gibi işaretlenmiş diğerlerinin yanına gitti. Dost canlısı oldukları her hallerinden belli olan takım arkadaşları Bike, Ersavaş ve Hakan… Birbirlerine şans dileyerek seyircilerin bakışları ve alkışları arasında oyuna başladılar. Ne yapacağını bilemedi önce, tek yapacağının koşmak olduğunu anladı sonra. Birşeylerden kaçarcasına arkasına bile bakmadan nereye gideceğini bilemeden koştu, kendisi gibi arenadan salıverilenlerle . Koştu en son trenle gitmek isteyen sevgiliye son bir kez daha kal dercesine. Koştu bir an önce oğluna kavuşmak istercesine .

Seleukeia’ya geldiklerinde antik kentin agorasında onları gönüllü dedikleri prens ve prensesler karşılıyor, ellerindeki yiyeceklerden uzatıyorlardı. Kentin içinden geçerken, boyunca papatyalar, güzel kokulu çiçekler, rengarenk kelebekler. Büyülenmiş sarhoş olmuşçasına yoldan saptı, rengarenk kelebeğin peşine düşmüş çiçeklerin baştan çıkarıcı kokularına kanmıştı. Artık çok geçti kaybolduğunda. Neredeydi acaba, işaretleri aradı göremedi, bağırdı endişeyle. Neyse ki onun gibi kaybolan koşuculardan gelen sesi duyunca rahatladı. Epey bi zaman kaybından ve boşuna koşmaktan yorulmuş bir halde yol arkadaşlarıyla doğru rotayı bulmuş, eşsiz manzaralar eşliğinde portakal çiçeği, leylak kokuları, rengarenk dağ laleri içinde Oymapınar Barajına gelebilmişti… Diğer Team Runbo arkadaşlarının koşu oyunu burada sona eriyordu… Onları merak etmiş olmasına rağmen başarabileceklerini hissediyordu. Kendisinin ise bir bu kadar daha yolu vardı. Baraja şöyle bi baktı üzüntüyle, bu güzel doğa yıllar sonra yok olacaktı, içi acıdı. Bilinmezliği bilinir kılmak için geliştirilen teknolojinin bilinmezliğinde yok olmak böyle bir şeydi herhalde. Yolun bundan sonrası asfalt ve çıkıştı.

Chris Rea’nın Road to Hell şarkısında, kendini uzun yol tır şöförü gibi hissetti. Omuzları açıkta bırakan kareli gömleğinin düğme aralıklarından, boynundan aşağıya inen kalın bir zincir görünüyor, kolu ve omuzları kaplayan dövmeler eşlik ediyordu bu haline. Frida modeli kalın martı kaş ve hafif kedi bıyıklar, koca koca yüzükler, siyah gözlüklerle yokuşları ağır ağır çıkıyordu. Kendi kendine gülümsedi. Yanından geçtiği buğday tarlalarından bir yaprak kopardı ve çiğnemeye başladı.

Çobanlar, korkutucu köpekler, tatlı sevimli keçi ve koyunlar… Kumrular, değişik renkli güzel ötüşlü kuşlar… Uzaktan gelen sipsi sesinde kendini köylü kızı gibi hissetti, iğne oyalı pullu yazması üçetek göyneğiyle 🙂 Zeybeklerin hüzünlü hikayesini hatırladı. Dedesinin 90 yaşındayken zeybek oynarkenki hali geldi aklına, hüzünlendi.

Tırmanma sona erip de şöyle bir baktığında ovaya, denize, nehre gözleri yaşardı. O nasıl bir mavilikti öyle, yeşiller arasında parıldayan… Şükretti Allah’a yaşadığı bu anlar için, bu güzellikleri görüp de hissedebildiği için…. Uzaklardan gelen rüzgarın sesi, Andrea Bocelli ve Sarah Brightman’ın birlikte söylediği Time to say good-bye şarkısını mırıldıyordu kulağına tam da bu anda. Gitme vakti gelmişti onun içinde. Hoşçakal diyerek hüzünlü ama bir o kadar gururlu gözlerle son birkez baktı alabildiğince…

Stevie Wonder’in Overjoyed şarkısı Alcione’nin sesinde bir başka güzeldi. Şarkının etkisiyle öyle bir coşkuyla koşuyordu ki yokuşları bir solukta indi çıkışların aksine. Hanımeli ve portakal çiçekleri kokusuyla bezenmiş köylerden geçerken şaşkın ve meraklı gözlerle onlara bakan çocuklarla selamlaştı şakalaştı belki biraz da yarıştı 🙂

Oyunun son etabına yaklaşılmıştı artık, gönüllü arkadaşların yardımıyla karnını doyurdu, teşekkür ederek uzaklaştı yanlarından. Son kilometreler bitmek bilmez geldi ona, ılık Akdeniz esintilerinin arasında gözkırpan, ısıtan, sarıp sarmalayan güneş batmak üzereydi artık. Şehir meydanına yaklaştığında koşucuları karşılayan yakışıklı, yanık tenli, aynalı gözlüklü gençlerden oluşan motorlu polis timi eşliğiyle bitişe doğru yol aldığında ve deklanşöre basılıp da flaşlar patladığında kendini çok havalı hissetti. Sanki bir peri gelmiş, sihirli değneğini değdirmiş, güzel elbiseler topuklu ayakkabılar giydirmiş, papatyalardan taç yapmış, eline de portakal çiçeklerden oluşan bir buket vermiş ve baloya hazır hale getirmişti 🙂 Diane Schurr ve Jose Feliciano’nun birlikte söylediği by design şarkısında bitişe gelip de her zaman ki gibi onu bekleyen olmadığını görünce külkedisine dönüşüverdi yine 🙂 Kirli, terli, kokulu kıyafetler, çamurlu tozlu spor ayakkabılar…. Birinci gelen arkadaşlarını tebrik ettikten sonra kalacağı yere döndüğünde onu bekleyen oğlu koşarak boynuna atıldı sevgiyle… Yavrusuna sarıldığında dünyalar onun olmuştu sanki. Bike, Ersavaş ve Fatma abla da bekliyordu onu merakla . En büyük ödül sevdikleriyle dostlarıyla paylaşılan bu sıcacık anlardı onun için.

Randy Crawford, I don’t want to lose him şarkısını söylüyordu rüyadan uyanırken belki biraz da John Legend mırıldanıyordu ninni gibi tekrar uyutmak istercesine ama yeni rüyalar için uyanmak gerekti…

Sevgili Bike, Ersavaş, Seyit abi, saçlarımı örüp yolcu eden Fatma hemşirem ve ailem bu rüyada yanımda olduğunuz ve yalnız bırakmadığınız için; Sevgili Veysel ve Etem rüya gibi parkur hazırladığınız için; Allahım bu güzellikleri yağmalanmadan son bir kez yaşamama müsade ettiğin için; Koşumuza bağışlarıyla destek olan arkadaşlarıma yardımseverlikleri için; Sevgili gönüllü arkadaşlarım, hoşgörü ve yardımlarınız için çooook teşekkür ederim. Koşan tüm arkadaşlarımı tebrik ederim. İyi ki varsınız… Team Runbo’nun tüm üyeleriyle birlikte ‘Neydi beni bu serüvene getiren‘ diyerek beni bunaltan iç sesimle yeni serüvenlere doğru…

Yazan Runbo: Aylin Savaci Armador

RUNBO Sonuçlar :
Aylin      80K  09:51:54   (Gender: 2/7)
Bike       35K  05:00:34   (Gender:  7/20)
Ersavas 35K  05:02:26   (Gender: 44/66)
Hakan    35K  03:47:08   (Gender: 16/66)